1. Bir kuşun kanadını taşıyacak gücüm bile yok bugün. Öyleyse hayat niye inatla, boş bulduğu tek yer benmişim gibi, gelip ruhuma kuruluyor?
    Ali Ayçil (via kayipmisra)
    Reblogged from: bilgesce
  2. Kim Dong Ryul ft. Lee So Eun - Miracle MV with lyrics sevilmez mi ama bu şarkı...

    그대의 눈을 바라보면 이 모든게 꿈인 것 같아요
    kudaeui nuneul parabomyeon i modeunge kkumin geot gatayo
    Everything seems like a dream when I look into your eyes.(male)

    이 세상 많은 사람중에 어쩌면 우리 둘이었는지
    i sesang manheun saramjunge eojjeomyeon uri durieon nunji
    It might’ve been a miracle that we are made for each other among so many.(male) 

    기적이었는지도 몰라요
    kijeogieon neunjido mollayo
    It might be a miracle.(male)



    그대의 품에 안길때면 새로운 나를 깨달아요
    kudaeui pume angilddeamyon saeroun nareul kkaedarayo
    When I am in your arms, I recognize new myself(female)

    그대를 알기 전에 내가 어떻게 살았는지 몰라요
    kudaerul algi jeone naega eoddeohge saraneunji mollayo
    Before i knew you, how could i have been alive?(female)

    죽어 있었는지도 몰라요
    jugeo isseoneunjido mollayo 
    I might as well been dead.(female)



    *repeat 
    어쩌면 이렇게도 엇갈려 왔는지
    eojjeomyeon ireokedo eotgallyeo wanneunji
    how could we have crossed each other like this?(male)

    우린 너무 가까이 있었는데
    urin neomu gakkai isseonneunde
    even though we had been so close.(female)



    서로 사랑해야 할 시간도 너무 모자라요
    seoro sarang hae ya hal shigando neomu mojarayo
    we have not enough time even to love.(duet)

    나를 믿어요
    nareul mideoyo
    Believe me(male)

    믿을게요
    mideulkkeyo
    i will believe you(female)

    세상 끝까지 함께 할께요
    sesang kkeutggaji hamkke halkkeyo
    i will be with you to the end of the world.(duet)




    그 얼마나 나를 찾았나요
    keueolmana nareul chajannayo
    how long have you sought me?(female)

    헤매었나요
    he-mae-yeonnayo
    [how long have you] lose your way?(male)

    나의 기도를 들었나요
    naui kidoreul deureonnayo
    Did you hear my pray?(female)

    기도에 귀기울였나요
    kidoe kwigiul-yeonnayo
    did you listen with attention to my pray?(male)

    이 세상 살아가는 동안 단 한번 스쳐지나갈 때 워~
    i sesang saraganeun dongan dan hanbeon seuchyeojinagal ddae weo~~
    [i prayed]…… when we run into each other just once a lifetime(male)

    한눈에 서로 알아볼 수 있게 되길… 이렇게…
    hannune seoro arabol su itge dwigil ireoke
    we can recognize each other at once.. Like this…(duet)


    *repeat

  3. sarhosadam:

- Yalnızlığa alışmış bir insanı sevmek zordur.+ Neden?- Çünkü tek yaşadığı hayatına girmek istiyorsun. O hayatı paylaşmak onunla bütün olmak istiyorsun. Ve o buna hazır değil.+ Ama eğer o da severse?- Yalnızlığa alışmış biri eğer seni seviyorsa onu kaybetme. Çünkü seni bir daha öyle seveni bulamazsın.

    sarhosadam:

    - Yalnızlığa alışmış bir insanı sevmek zordur.
    + Neden?
    - Çünkü tek yaşadığı hayatına girmek istiyorsun. O hayatı paylaşmak onunla bütün olmak istiyorsun. Ve o buna hazır değil.
    + Ama eğer o da severse?
    - Yalnızlığa alışmış biri eğer seni seviyorsa onu kaybetme. Çünkü seni bir daha öyle seveni bulamazsın.

    Reblogged from: mavi61
  4. Izmirde biz martılara simit değil, gevrek atarız. #ig_izmir #mycapture #objektifimden #ptk_sea #ig_world #vsco #photoofday

    Izmirde biz martılara simit değil, gevrek atarız. #ig_izmir #mycapture #objektifimden #ptk_sea #ig_world #vsco #photoofday

  5. Reblogged from: tamambiseydemedik
  6. Perdeleri güneş yıpratır çocuk.
    Kızları,
    babaları .
    Reblogged from: vecihininsesi
  7. Reblogged from: miratdiyenkedi
  8. Çaya iki de boynu bükük kuru gül, iki tane de karanfil ekledim… Hem huzur versin, hem de ağrıları dindirsin diye. Yazacaklarımı bir kenara, susacaklarımı bir kenara koydum. Bir cuma öğleden sonrası sabrettiklerimi şükretlerimin altına sakladım. #teagram #tealife #tealover #teaaddict #çay #çay #ig_mood #izmir #ig_izmir #ig_world #ilovetea #instaday #instatea #photo_turkey #mycapture #objektifimden

    Çaya iki de boynu bükük kuru gül, iki tane de karanfil ekledim… Hem huzur versin, hem de ağrıları dindirsin diye. Yazacaklarımı bir kenara, susacaklarımı bir kenara koydum. Bir cuma öğleden sonrası sabrettiklerimi şükretlerimin altına sakladım. #teagram #tealife #tealover #teaaddict #çay #çay #ig_mood #izmir #ig_izmir #ig_world #ilovetea #instaday #instatea #photo_turkey #mycapture #objektifimden

  9. mavibirhikaye:

Allahını seven üstüme biraz Üsküdar atsın, üşüyorum çünkü.
Not: Lütfen, yazıyı okumadan önce resme tıklayınız, o müzik ile okunuz.
İSTANBULU’U YAZIYORUM,GÖZLERIM KAPALI- KUZGUNCUK
 
Sevmediğim şeylerden birini, sevdiğim şeylerden biri için yapıyorum. Valiz hazırlıyorum, yola çıkmak için. Varışım İstanbul’a. Valizimde damla sakızlı Türk kahvesinin yanına, Turgut Uyar’dan :
‘’Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, Uykudan uyandırsam seni: Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten. Vapur düdükleri ötmededir. Etraf alacakaranlık, Köprü açıktır henüz. Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam… ‘’ mısralarını koyuyorum.
            Yorgunum ve kırgınım, sarsmadan, başımı döndürmeden mutlu et, biraz da huzur verirsen unutmam seni diye haber yollamıştım İstanbul’a. İstanbul’a varır varmaz, radyoda ‘’ bir tatlı huzur almaya geldik’’ karşılıyor beni. Anlıyorum ki, haberimi almış İstanbul. Şarkıda geçen ‘’ İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar’’ cümlesini ise, İstanbul’un şımarıklığına verip, duymamazlıktan geliyorum.  
            Üsküdar’ın ekmek kokan sokağı , bisikletli çocuklarla dolu, bol selvili, bol yokuşlu bir mahallesine varıyorum. Dostlar bilir, 40 saatlik yol gidip de, 40 dakika dinlenmemişliğim var. Yormaz, koymaz bana yollar. Ama bu sefer 15 yıllık dost kapısına öyle bir varıyorum ki… İtiraz yok, uyuyacaksın diyor dostum. İtiraza mecalim yok zaten. Uyuyorum saatlerce. Eğer rüya değilse, horoz sesleriyle uyanıyorum.
            On yıl önce zehri bile çiçek olan memlekette ve beş yıl önce okyanus ötesinde de birlikte olduğum kadim dostumla, ağustosun onbirini bu kez İstanbulda yaşayacağız. Hatır için çiğ tavuk yenir derler ya, dostum benim için o gün daha fazlasını yapıyor, Kore yemeği yiyor. Bol bol yürüyoruz, gülüyoruz, konuşuyoruz, susuyoruz gün boyu. Akşamında ona, bu sene ‘’iyi ki varsın’’ deme şeklim İncesaz konserine gidiyoruz.   Yıldızlar altında, boğaz kenarında sadece kulaklarımızın değil, gönlümüzün pasını da siliyoruz.  Konser sonrası Boğaz, Çengelköy, Üsküdar derken, bol kahkahalı bir sahur sofrası.  Mutluluğun ve huzurun kelimelerde karşılığı olduğuna inanmayanlardanım. O yüzden İstanbul’la baş başa kalışımıza kadar geçen zamanı kelimeler mühürlemeyeceğim, onlar anlatılmadan da güzeller. Yinede Kuzguncuk’la tanışmamızı anlatmam şart.
            İstanbul’a gelmeden birkaç gün önce, bir yerlerde , Kuzguncuk’un fotoğrafını görüyorum . Üryanizade Sokak ve Üryanizade Camii’ne görür görmez vuruluyorum. Oraya gitmem gerek. Allahtan, dostlarım canımın Bursa, Konya, New York çekmesine alışık! Kırmıyorlar beni,  çehresi asık bir İstanbul öğleden sonrası Kuzguncuk’a gidiyoruz.
Sokakları tek tek dolaşmaya başlıyoruz. Bu kadar asude bir mahallede sokakları dolaşıyorum demek yanlış ifade aslında. Kuzguncukta sokaklar dolaşılmıyor, yaşanıyor. Daha Kuzguncukla tanışmışken,henüz  Üryanizade sokağı bulamamışken, İstanbul suratını asıyor. Yağmura yakalanacağımızı biliyorduk, hatta planlarımız dahilindeydi. Ancak yaz yağmuru gibi değil yağmur. Bulutlar eskitmiş yağmuru adeta, çamurlu yağıyor. Köşedeki bakkalın tentesi altına sığınıyoruz çaresiz. Bakkal amca,  bizi illa içeri buyur ediyor. İçerisi gazete kokuyor. Bakkal amca çokça gazete, az gazoz, az sakız satıyor. 80 yaşında Hacı Amca, iki kez Umreye, bir kez Hacca gitmiş. 65 yıllık evli, 50 yılı aşkın süredir Kuzguncukta. Eskiden manavlık yaparmış, Ermeni dondurmacının ondan aldığı kavunlarla yaptığı dondurmalar dillere destanmış. Dondurmacı  gel ortak olalım dediğinde, komşusuna demese de, Müslüman değil diye kabul etmemiş teklifi. Çok pişman olmuş sonraları. Dondurmacının Brezilyada tatlı dükkânı olan oğlu, oralardan kalkıp gelmesine rağmen pastaneyi batırınca, Hacı Amca çok üzülmüş. Manavı kapattıktan sonra, yine bu mahallede sahilde gazete büfesi açmış. Kamulaştırma kurbanı olmuş büfesi. Dava açmış, kazanmış davayı ancak  değişen bir şey olmamış. Yağmur dinince helalliğini alıp, gezintimize devam ediyoruz.
Yağmurdan sonraki toprak kokusu Kuzguncuk’un has kokusu sanki. Bir ağustos günü İstanbul’da, yüreğinin üşüyeceğini hesap ediyor da insan, gerçekten üşüyebileceğini düşünemiyor işte. Üşüyoruz derken, yokuş sonu bir sokak arasında, merdiven altı bir mekan buluyoruz. Taş çatlasa 30 metrekarelik, şirin mi şirin bir yer. Sahiciyse adaçayı isteriz diyoruz. Gülümseyerek porselen demlikteki kaynamış adaçayını gösteriyor Nazlı Abla. Yanında da damla sakızlı kek olunca, ortam ve şartlar sohbet etmeye, hayal kurmaya müsait hale geliyor. Dostumla sıcacık bir sohbete başlıyoruz. Cazla arası olmayan ben, burada cazı bile seviveriyorum. Nazlı Abla, keki beğenip beğenmediğimizi sormak için yanımıza geliyor. Ve günümüzü unutulmaz kılacak bir sohbet başlıyor. Damla sakızından, Egeden, hayat çok güzel, ”hayatı çok sevin çocuklar”a varan bir sohbet. Nazlı Abla benim yitik kentimde, benim üniversitemde kamu yönetimi okumuş. Kaymakamlık sınavlarını geçmiş. 3 ay kaymakamlık yapmış doğuda. Zannettiğim kadar idealist değilmişim meğer, her şeyi bırakıp geldim diyor. Dostumla gülümsüyoruz. Üniversite tercihlerinde, siyasala gidip kaymakam olacağım diyen biri geliyor aklımıza. Hukuktan da kaymakam olunuyor diye, suyuna gidilip, hukuk yazdırılan biri. Nazlı Abla daha anlat, ben de çok istemiştim bir zamanlar kaymakam olmayı diyorum. Gülüyor. Kaymakamlıktan sonra, gazetecilik macerasını , çalıştığı gazeteleri anlatıyor. Eşine ait olan bu mekan benzeri ama daha büyüğünü açmayı planladığını anlatıyor. Yitik kentime övgüler sıralıyor. Ayrılırken eliyle yüreğine vurup, gözlerine götürüp izleme işareti yapıyor bize. ”Yürekten izleyeceğim sizi, aslansınız siz” diyor.
Kuzguncukla ilk tanışmamız böyle güzel, böyle kısa oldu. Fotoğraf makinamın şarjının  bitmesi, Hacı Amcaya teşekkür lokumu getirme isteği, ertesi gün tekrar kendimi Kuzguncukta bulma bahanelerim oluyor.
Ertesi gün için öyle bir İstanbul programı yapıyorum ki, kimse yetiştirebileceğimi düşünmüyor. Halbuki benim için yetişip, yetişmemesi çok önemli değil. Hayal etmesi, planlaması en az yerine getirmek kadar güzel. Kaldı ki, birşeyleri yetiştirmeye çalışma yorgunuyum. Gezilerimde bari ‘’yetişme’’ laneti olmasın istiyorum.
‘’ Sakın Üsküdardan Kuzguncuk’a yürümeye kalkma,uzak’’ cümlesini kafama işledikleri halde, iskelenin orada bir Amcaya soruyorum. Ondan da, cümlenin tasdikini alınca, gönülsüz otobüse biniyorum. Sadece iki durak sonra Kuzguncukta olunca, beni çıtkırıldım bulup, Üsküdardan Kuzguncuk’a yürüme zevkimi elimden alan İstanbulluları sevgiyle anıyorum. Kelebekler ayaklarından tat alırmış ya, onları çok sevdiğimden de bilmem, yürümekten tat alanlardanım ben.
Kuzguncukta ilk işim dün gidemediğimiz Üryanizade Camiini aramak oluyor. Gezerken adres sorunca, beyin çok fazla devreye girip, yön hesabı, sokak numarası mantığı işin içine giriyor ya. Kaybolmamda zaman ve mekan sakıncası olmayan her halde, adres sormadan gönül pusulası kullanmayı sevenlerdenim. Daracık kaldırımlara rağmen yüzümü kara çıkartmıyor gönül pusulası, ahşap minaresine vurulduğum Üryanizede Cami yanıbaşıma geliyor.
Boğaz kenarındaki Üryanizade Cami, boğazımda bir yumru bırakıyor. Hali öyle bir hal ki, anlatacakları var da susuyor gibi. Bakımsız ve kimsesiz. Kilitli kapısı ile bana dokunma der gibi, dokunmuyorum ben de. Üryanizade ardımdan, yanlış anlama, ben anlatmanın yorgunu olduğumdan susmuyorum, anlaşılmamanın yorgunu olduğumdan susuyorum diye fısıldıyor.  
Üryanizade Caminden sonra adımlarım iyice yavaşlıyor. Nakkaştepe mezarlığının önünde eğreti bir tabela var. Sabah dokuz, akşam onyedi yazıyor. Öyle hoşuma gidiyor ki… Bence o tabelanın uzun meali :  Ölmenin vakti yoksa da, ölüleri ziyaretin vakti var kardeşim. 
Nakkaştepe gibi bir mezarlığın önünden geçip de, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın
‘’kabrimi gösteren taş parçasından
yıllarla silinmiş olsa da adım bir zaman, ey yolcu,
ben de yaşadım.
çılgın heveslerim vardı benim de,
benim de ra’şeler gezdi tenimde,
alnımda bahtımın kırılmaz tacı,
ben de ey yolcu, şen, yahut kavgacı
adımlarla gezdim hayat yolunu
ve bir avuç toprak oldum en sonu.’’ mısralarını hatırlamamak mümkün mü, değil işte.  
Ağır adımlarla gezmek zorunda hissediyorum. Sanki acele etsem, incitiverecekmişim mahalleyi, rahatsız edecekmişim gibi o güzel sokakları, evleri… Yol kenarlarındaki evlere hikayeler uydura uydura, Hacı Amcanın dükkanına varıyorum. Hacı Amca yok, oğlu var. Çam sakızı, çoban armağını diye lokumu emanet ediyorum. Öyle mutlu oluyor, mahçup oluyor ki hediyeden. Halini görünce, ondan daha çok mutlu oluyorum. 
Acaba Üryanizade Sokak neresi ki, sorsam mı Hacı Amcanın oğluna derken; gönül pusulam beni Üryanizade Sokak, Kuzguncuk Mahallesi, Üsküdar yazılı tabelanın altına getiriveriyor. Sokağı kapı kapı, taş taş ezberime,gönlüme katıp da, sokağın sonuna geldiğimde elimde sokağa dair tek bir cümle var:  ”Bu sokakta yaşlanıp, torunlarıma cevizli tarçınlı kurabiyeler,sütlü kahveler, taze naneli limonatalar yapmak istiyorum.” Cümlemin sonuna ‘’Amin’’imi ekleyip, mahallede kaybolmaya devam ediyorum. Saadet Hanım Teyzeler ile Nuri Bey Amcalar ın yaşadığını, komşu kzı Nurten’in komşu oğlu Mehmet’in, menekşe dolu pencereden yolunu gözlediği, Eleni Teyzenin mahalle çoçuklarını toplayıp İstanbul hikayeleri anlattığına inandığım sokakları adımlıyorum defalarca. Sıcacık ahşap evlerin ve mutlu sokak kedilerinin fotoğraflarını çekiyorum. Bir camdan diğer cama konuşan teyzelerin konuşmalarına kulak kabartıyorum. Elinde gazetesi,yavaş adımlarla yürüyen yaşlı amcayla göz göze gelip, sanki birbirimizi tanıyormuşuz gibi selamlaşıyoruz. Aynı şeylerden mutlu olan insanlar birbirini tanıyor sayılmaz mı ki?
Adem Özbay şiirinde;
‘’(…) bir de Rabbim, iznin olursa, çok bulutlu bir havadan sonra,şekerler, çikolatalar, dondurmalar yağdırasım var gökyüzünden,tüm çocuklar koşuşup mutlu olsunlar, bunu çok göresim var.’’  diyor ya… Kuzguncukta o şiirin içinde geziyorum. O an ben herkesi tanıyorum, herkesi seviyorum, herkes iyi. Size de olur değil mi? Çok güzel günlerde ya da çok güzel yerlerde,  bir de çok güzel insanlarlayken herkes iyi, herkes dayınızın oğlu, amcanızın kızı, can kardeşiniz gibi gelir, akşama hep birlikte koca bir sofraya oturup, şamatayla biber dolması yiyecek misiniz gibi gelir ya,hayatın o anındayım işte İstanbulda o gün.
Eteğime takılan cümleleri defterime yazmazsam, daha da yürüyemem İstanbulda diye, deniz kenarında bir banka oturuyorum. Ben Boğaza bakıyorum, o bana. Haddimi aşıp, İstanbula sızlanmaya başlıyorum:
”Kaç defa geldim, kaç defa gördüm de seni, şu iki günkü kadar içime işlemedin. Ege Denizimin mavisini daha samimi, daha sıcak buldum da, senin sularında çok sır, çok acı varmış gibime geldi, korktum her seferinde. Egemde gökyüzü daha yüksek, daha kolay nefes alınır gibime gelir ya, sana gelince daha temkinli, mesafeli oldum. Her gelişimde, meydan okudum sana. Benim içime işleyemezsin, kanıma giremezsin güzelliğinle dedim. Biliyorsun ya, hep de haklı çıktım. İlk kez sana meydan okumadan geldim. Oldu mu İstanbul, bu yaptığın sığar mı mertliğe? Efenin dizini yere vurduğunda titremeye alışık gönlümle, nasıl alay edersin böyle? Kuzguncuk’u nasıl alet edersin bu oyuna? Hainsin be İstanbul, zalimsin be İstanbul” diyorum. Kuzguncuk sahilinde İstanbul duyuyor beni, bana inat öyle güzel ki…
Edip Cansever’in;
‘’Şiirler yazdım, kitaplar okudumElimde bir bardak aldım, onu yeniden oydumDerinlerde kaldım böyle bir zamanKim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktanEy yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefalarıSöyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.” mısralarına tutunarak yerimden kalkabiliyorum ancak. 
 
Ahi Çelebi Camii’ni daha fazla bekletmek istemiyorum. Ama meslek hastalığı ya, dönüp ‘’Gece gündüz bir ses beni öğütler:Her güzele gönül vermez yiğitler” diyor şair, bilesin İstanbul diyorum. İstanbul bana gülüyor, Ahi Çelebi Camisini bekletme hadi diyor. İstanbulun sözünü dinlemeye mecbur bırakıyor kalan sayılı saatim.
 
Hoşça kal Kuzguncuk, hep böyle kal. Cevizli, tarçınlı, kurabiyeli hikayelerle döneceğim sana birgün…

    mavibirhikaye:

    Allahını seven üstüme biraz Üsküdar atsın, üşüyorum çünkü.

    Not: Lütfen, yazıyı okumadan önce resme tıklayınız, o müzik ile okunuz.

    İSTANBULU’U YAZIYORUM,GÖZLERIM KAPALI- KUZGUNCUK

     

    Sevmediğim şeylerden birini, sevdiğim şeylerden biri için yapıyorum. Valiz hazırlıyorum, yola çıkmak için. Varışım İstanbul’a. Valizimde damla sakızlı Türk kahvesinin yanına, Turgut Uyar’dan :

    ‘’Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, 
    Uykudan uyandırsam seni: 
    Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliçten. 
    Vapur düdükleri ötmededir. 
    Etraf alacakaranlık, 
    Köprü açıktır henüz. 
    Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam… ‘’
     mısralarını koyuyorum.

                Yorgunum ve kırgınım, sarsmadan, başımı döndürmeden mutlu et, biraz da huzur verirsen unutmam seni diye haber yollamıştım İstanbul’a. İstanbul’a varır varmaz, radyoda ‘’ bir tatlı huzur almaya geldik’’ karşılıyor beni. Anlıyorum ki, haberimi almış İstanbul. Şarkıda geçen ‘’ İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar’’ cümlesini ise, İstanbul’un şımarıklığına verip, duymamazlıktan geliyorum.  

                Üsküdar’ın ekmek kokan sokağı , bisikletli çocuklarla dolu, bol selvili, bol yokuşlu bir mahallesine varıyorum. Dostlar bilir, 40 saatlik yol gidip de, 40 dakika dinlenmemişliğim var. Yormaz, koymaz bana yollar. Ama bu sefer 15 yıllık dost kapısına öyle bir varıyorum ki… İtiraz yok, uyuyacaksın diyor dostum. İtiraza mecalim yok zaten. Uyuyorum saatlerce. Eğer rüya değilse, horoz sesleriyle uyanıyorum.

                On yıl önce zehri bile çiçek olan memlekette ve beş yıl önce okyanus ötesinde de birlikte olduğum kadim dostumla, ağustosun onbirini bu kez İstanbulda yaşayacağız. Hatır için çiğ tavuk yenir derler ya, dostum benim için o gün daha fazlasını yapıyor, Kore yemeği yiyor. Bol bol yürüyoruz, gülüyoruz, konuşuyoruz, susuyoruz gün boyu. Akşamında ona, bu sene ‘’iyi ki varsın’’ deme şeklim İncesaz konserine gidiyoruz.   Yıldızlar altında, boğaz kenarında sadece kulaklarımızın değil, gönlümüzün pasını da siliyoruz.  Konser sonrası Boğaz, Çengelköy, Üsküdar derken, bol kahkahalı bir sahur sofrası.  Mutluluğun ve huzurun kelimelerde karşılığı olduğuna inanmayanlardanım. O yüzden İstanbul’la baş başa kalışımıza kadar geçen zamanı kelimeler mühürlemeyeceğim, onlar anlatılmadan da güzeller. Yinede Kuzguncuk’la tanışmamızı anlatmam şart.

                İstanbul’a gelmeden birkaç gün önce, bir yerlerde , Kuzguncuk’un fotoğrafını görüyorum . Üryanizade Sokak ve Üryanizade Camii’ne görür görmez vuruluyorum. Oraya gitmem gerek. Allahtan, dostlarım canımın Bursa, Konya, New York çekmesine alışık! Kırmıyorlar beni,  çehresi asık bir İstanbul öğleden sonrası Kuzguncuk’a gidiyoruz.

    Sokakları tek tek dolaşmaya başlıyoruz. Bu kadar asude bir mahallede sokakları dolaşıyorum demek yanlış ifade aslında. Kuzguncukta sokaklar dolaşılmıyor, yaşanıyor. Daha Kuzguncukla tanışmışken,henüz  Üryanizade sokağı bulamamışken, İstanbul suratını asıyor. Yağmura yakalanacağımızı biliyorduk, hatta planlarımız dahilindeydi. Ancak yaz yağmuru gibi değil yağmur. Bulutlar eskitmiş yağmuru adeta, çamurlu yağıyor. Köşedeki bakkalın tentesi altına sığınıyoruz çaresiz. Bakkal amca,  bizi illa içeri buyur ediyor. İçerisi gazete kokuyor. Bakkal amca çokça gazete, az gazoz, az sakız satıyor. 80 yaşında Hacı Amca, iki kez Umreye, bir kez Hacca gitmiş. 65 yıllık evli, 50 yılı aşkın süredir Kuzguncukta. Eskiden manavlık yaparmış, Ermeni dondurmacının ondan aldığı kavunlarla yaptığı dondurmalar dillere destanmış. Dondurmacı  gel ortak olalım dediğinde, komşusuna demese de, Müslüman değil diye kabul etmemiş teklifi. Çok pişman olmuş sonraları. Dondurmacının Brezilyada tatlı dükkânı olan oğlu, oralardan kalkıp gelmesine rağmen pastaneyi batırınca, Hacı Amca çok üzülmüş. Manavı kapattıktan sonra, yine bu mahallede sahilde gazete büfesi açmış. Kamulaştırma kurbanı olmuş büfesi. Dava açmış, kazanmış davayı ancak  değişen bir şey olmamış. Yağmur dinince helalliğini alıp, gezintimize devam ediyoruz.

    Yağmurdan sonraki toprak kokusu Kuzguncuk’un has kokusu sanki. Bir ağustos günü İstanbul’da, yüreğinin üşüyeceğini hesap ediyor da insan, gerçekten üşüyebileceğini düşünemiyor işte. Üşüyoruz derken, yokuş sonu bir sokak arasında, merdiven altı bir mekan buluyoruz. Taş çatlasa 30 metrekarelik, şirin mi şirin bir yer. Sahiciyse adaçayı isteriz diyoruz. Gülümseyerek porselen demlikteki kaynamış adaçayını gösteriyor Nazlı Abla. Yanında da damla sakızlı kek olunca, ortam ve şartlar sohbet etmeye, hayal kurmaya müsait hale geliyor. Dostumla sıcacık bir sohbete başlıyoruz. Cazla arası olmayan ben, burada cazı bile seviveriyorum. Nazlı Abla, keki beğenip beğenmediğimizi sormak için yanımıza geliyor. Ve günümüzü unutulmaz kılacak bir sohbet başlıyor. Damla sakızından, Egeden, hayat çok güzel, ”hayatı çok sevin çocuklar”a varan bir sohbet. Nazlı Abla benim yitik kentimde, benim üniversitemde kamu yönetimi okumuş. Kaymakamlık sınavlarını geçmiş. 3 ay kaymakamlık yapmış doğuda. Zannettiğim kadar idealist değilmişim meğer, her şeyi bırakıp geldim diyor. Dostumla gülümsüyoruz. Üniversite tercihlerinde, siyasala gidip kaymakam olacağım diyen biri geliyor aklımıza. Hukuktan da kaymakam olunuyor diye, suyuna gidilip, hukuk yazdırılan biri. Nazlı Abla daha anlat, ben de çok istemiştim bir zamanlar kaymakam olmayı diyorum. Gülüyor. Kaymakamlıktan sonra, gazetecilik macerasını , çalıştığı gazeteleri anlatıyor. Eşine ait olan bu mekan benzeri ama daha büyüğünü açmayı planladığını anlatıyor. Yitik kentime övgüler sıralıyor. Ayrılırken eliyle yüreğine vurup, gözlerine götürüp izleme işareti yapıyor bize. ”Yürekten izleyeceğim sizi, aslansınız siz” diyor.

    Kuzguncukla ilk tanışmamız böyle güzel, böyle kısa oldu. Fotoğraf makinamın şarjının  bitmesi, Hacı Amcaya teşekkür lokumu getirme isteği, ertesi gün tekrar kendimi Kuzguncukta bulma bahanelerim oluyor.

    Ertesi gün için öyle bir İstanbul programı yapıyorum ki, kimse yetiştirebileceğimi düşünmüyor. Halbuki benim için yetişip, yetişmemesi çok önemli değil. Hayal etmesi, planlaması en az yerine getirmek kadar güzel. Kaldı ki, birşeyleri yetiştirmeye çalışma yorgunuyum. Gezilerimde bari ‘’yetişme’’ laneti olmasın istiyorum.

    ‘’ Sakın Üsküdardan Kuzguncuk’a yürümeye kalkma,uzak’’ cümlesini kafama işledikleri halde, iskelenin orada bir Amcaya soruyorum. Ondan da, cümlenin tasdikini alınca, gönülsüz otobüse biniyorum. Sadece iki durak sonra Kuzguncukta olunca, beni çıtkırıldım bulup, Üsküdardan Kuzguncuk’a yürüme zevkimi elimden alan İstanbulluları sevgiyle anıyorum. Kelebekler ayaklarından tat alırmış ya, onları çok sevdiğimden de bilmem, yürümekten tat alanlardanım ben.

    Kuzguncukta ilk işim dün gidemediğimiz Üryanizade Camiini aramak oluyor. Gezerken adres sorunca, beyin çok fazla devreye girip, yön hesabı, sokak numarası mantığı işin içine giriyor ya. Kaybolmamda zaman ve mekan sakıncası olmayan her halde, adres sormadan gönül pusulası kullanmayı sevenlerdenim. Daracık kaldırımlara rağmen yüzümü kara çıkartmıyor gönül pusulası, ahşap minaresine vurulduğum Üryanizede Cami yanıbaşıma geliyor.

    Boğaz kenarındaki Üryanizade Cami, boğazımda bir yumru bırakıyor. Hali öyle bir hal ki, anlatacakları var da susuyor gibi. Bakımsız ve kimsesiz. Kilitli kapısı ile bana dokunma der gibi, dokunmuyorum ben de. Üryanizade ardımdan, yanlış anlama, ben anlatmanın yorgunu olduğumdan susmuyorum, anlaşılmamanın yorgunu olduğumdan susuyorum diye fısıldıyor.  

    Üryanizade Caminden sonra adımlarım iyice yavaşlıyor. Nakkaştepe mezarlığının önünde eğreti bir tabela var. Sabah dokuz, akşam onyedi yazıyor. Öyle hoşuma gidiyor ki… Bence o tabelanın uzun meali :  Ölmenin vakti yoksa da, ölüleri ziyaretin vakti var kardeşim.

    Nakkaştepe gibi bir mezarlığın önünden geçip de, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın

    ‘’kabrimi gösteren taş parçasından

    yıllarla silinmiş olsa da adım bir zaman, ey yolcu,

    ben de yaşadım.

    çılgın heveslerim vardı benim de,

    benim de ra’şeler gezdi tenimde,

    alnımda bahtımın kırılmaz tacı,

    ben de ey yolcu, şen, yahut kavgacı

    adımlarla gezdim hayat yolunu

    ve bir avuç toprak oldum en sonu.’’ mısralarını hatırlamamak mümkün mü, değil işte.  

    Ağır adımlarla gezmek zorunda hissediyorum. Sanki acele etsem, incitiverecekmişim mahalleyi, rahatsız edecekmişim gibi o güzel sokakları, evleri… Yol kenarlarındaki evlere hikayeler uydura uydura, Hacı Amcanın dükkanına varıyorum. Hacı Amca yok, oğlu var. Çam sakızı, çoban armağını diye lokumu emanet ediyorum. Öyle mutlu oluyor, mahçup oluyor ki hediyeden. Halini görünce, ondan daha çok mutlu oluyorum.

    Acaba Üryanizade Sokak neresi ki, sorsam mı Hacı Amcanın oğluna derken; gönül pusulam beni Üryanizade Sokak, Kuzguncuk Mahallesi, Üsküdar yazılı tabelanın altına getiriveriyor. Sokağı kapı kapı, taş taş ezberime,gönlüme katıp da, sokağın sonuna geldiğimde elimde sokağa dair tek bir cümle var:  ”Bu sokakta yaşlanıp, torunlarıma cevizli tarçınlı kurabiyeler,sütlü kahveler, taze naneli limonatalar yapmak istiyorum.” Cümlemin sonuna ‘’Amin’’imi ekleyip, mahallede kaybolmaya devam ediyorum. Saadet Hanım Teyzeler ile Nuri Bey Amcalar ın yaşadığını, komşu kzı Nurten’in komşu oğlu Mehmet’in, menekşe dolu pencereden yolunu gözlediği, Eleni Teyzenin mahalle çoçuklarını toplayıp İstanbul hikayeleri anlattığına inandığım sokakları adımlıyorum defalarca. Sıcacık ahşap evlerin ve mutlu sokak kedilerinin fotoğraflarını çekiyorum. Bir camdan diğer cama konuşan teyzelerin konuşmalarına kulak kabartıyorum. Elinde gazetesi,yavaş adımlarla yürüyen yaşlı amcayla göz göze gelip, sanki birbirimizi tanıyormuşuz gibi selamlaşıyoruz. Aynı şeylerden mutlu olan insanlar birbirini tanıyor sayılmaz mı ki?

    Adem Özbay şiirinde;

    ‘’(…) bir de Rabbim, iznin olursa, çok bulutlu bir havadan sonra,
    şekerler, çikolatalar, dondurmalar yağdırasım var gökyüzünden,
    tüm çocuklar koşuşup mutlu olsunlar, bunu çok göresim var.’’
      diyor ya… Kuzguncukta o şiirin içinde geziyorum. O an ben herkesi tanıyorum, herkesi seviyorum, herkes iyi. Size de olur değil mi? Çok güzel günlerde ya da çok güzel yerlerde,  bir de çok güzel insanlarlayken herkes iyi, herkes dayınızın oğlu, amcanızın kızı, can kardeşiniz gibi gelir, akşama hep birlikte koca bir sofraya oturup, şamatayla biber dolması yiyecek misiniz gibi gelir ya,hayatın o anındayım işte İstanbulda o gün.

    Eteğime takılan cümleleri defterime yazmazsam, daha da yürüyemem İstanbulda diye, deniz kenarında bir banka oturuyorum. Ben Boğaza bakıyorum, o bana. Haddimi aşıp, İstanbula sızlanmaya başlıyorum:

    ”Kaç defa geldim, kaç defa gördüm de seni, şu iki günkü kadar içime işlemedin. Ege Denizimin mavisini daha samimi, daha sıcak buldum da, senin sularında çok sır, çok acı varmış gibime geldi, korktum her seferinde. Egemde gökyüzü daha yüksek, daha kolay nefes alınır gibime gelir ya, sana gelince daha temkinli, mesafeli oldum. Her gelişimde, meydan okudum sana. Benim içime işleyemezsin, kanıma giremezsin güzelliğinle dedim. Biliyorsun ya, hep de haklı çıktım. İlk kez sana meydan okumadan geldim. Oldu mu İstanbul, bu yaptığın sığar mı mertliğe? Efenin dizini yere vurduğunda titremeye alışık gönlümle, nasıl alay edersin böyle? Kuzguncuk’u nasıl alet edersin bu oyuna? Hainsin be İstanbul, zalimsin be İstanbul” diyorum. Kuzguncuk sahilinde İstanbul duyuyor beni, bana inat öyle güzel ki…

    Edip Cansever’in;

    ‘’Şiirler yazdım, kitaplar okudum
    Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
    Derinlerde kaldım böyle bir zaman
    Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
    Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
    Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
    ” mısralarına tutunarak yerimden kalkabiliyorum ancak. 

     

    Ahi Çelebi Camii’ni daha fazla bekletmek istemiyorum. Ama meslek hastalığı ya, dönüp ‘’Gece gündüz bir ses beni öğütler:
    Her güzele gönül vermez yiğitler”
     diyor şair, bilesin İstanbul diyorum. İstanbul bana gülüyor, Ahi Çelebi Camisini bekletme hadi diyor. İstanbulun sözünü dinlemeye mecbur bırakıyor kalan sayılı saatim.

     

    Hoşça kal Kuzguncuk, hep böyle kal. Cevizli, tarçınlı, kurabiyeli hikayelerle döneceğim sana birgün…

    Reblogged from: mavibirhikaye
  10. En iyi Gif Paylaşımları için Gifturkey.tumblr.com Takip Et.

    Reblogged from: hadisenanlat
Next

Mavi huydur bende

Paper theme built by Thomas